Skip to main content

Bonn’dan Antalya’ya: Sağlığı koruyacak iklim eylemi için söylemden gerçek uygulamaya geçme zamanı

8-18 Haziran 2026 tarihlerinde Bonn’da düzenlenen BM İklim Değişikliği Konferansı (SB64), bu yıl Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek COP31 öncesindeki en önemli müzakere durağıydı. Ancak konferans, emisyon azaltımı, uyum ve iklim finansmanı gibi hayati başlıklarda somut ilerleme sağlayamadı. Adil geçiş mekanizmasına ilişkin çalışmalarda ise önemli ama sınırlı ilerleme oldu. Bonn’da hâkim söylem “uygulama” idi. Ancak uygulamayı mümkün kılacak finansman, teknoloji transferi ve kapasite geliştirme desteği için mekanizmalar olgunlaştırılamadı. Görüşmelerin sonunda önemli müzakere konularının çözülmeden COP31’e bırakılması, Antalya’da yapılacak zirvenin politik yükünü daha da artırdı.
Sağlık ise iklim eyleminin merkezi bir önceliği olarak değil, müzakere başlıklarının bir yan çıktısı olarak kısıtlı bir perspektifle ele alındı.

Bonn’da ilerlemeden çok “tıkanma” vardı

Bonn görüşmeleri, iklim krizinin etkileri ağırlaşırken ülkeler arasındaki güvenin ve işbirliğinin ne kadar kırılgan hale geldiğini bir kez daha gösterdi. Taraflar, küresel emisyon azaltımının hızlandırılması ve uyumun finansmanı dahil birçok temel konuda uzlaşamadı (1, 2). Uzlaşmazlığın temelinde ise iklim eylemini kimin finanse edeceği sorusu yatıyor.
Devletler müzakerelerde ilerleme sağlayamazken, ertelenen azaltım kararları daha fazla sıcaklık artışı, daha kirli hava ve daha büyük hastalık yükü anlamına geliyor. Uyum için sağlanmayan finansman ise sıcak hava dalgalarına, sellere, kuraklığa, gıda ve su güvensizliğine karşı korunma kapasitesini azaltıyor. Başka bir ifadeyle Bonn’da ertelenen kararların bedeli, doğanın ve insanların sağlığı ve yaşamıyla ödenecek.

Uyum finansmanı olmadan sağlık korunamaz

Konferansın en sert anlaşmazlıklarından biri Küresel Uyum Hedefi (Global Goal on Adaptation – GGA) ve uyum finansmanı etrafında yaşandı. 2025 yılında Brezilya’nın ev sahipliğinde Belém’de gerçekleştirilen COP30’da gelişmekte olan ülkelere yönelik uyum finansmanının 2035’e kadar en az üç katına çıkarılması yönünde bir hedef benimsenmişti. Ancak bu hedefin hangi başlangıç yılına göre hesaplanacağı, hangi ülkelerin katkı sunacağı ve hangi finansman türlerinin sayılacağı netleştirilmemişti. Bonn’da da bu belirsizlikler devam ederken, finansmanı sağlamakla yükümlü gelişmiş ülkeler finansman hedefinin metinde güçlü biçimde yer almasına direnç gösterdi. Sonuçta GGA konusunda uzlaşmaya varılamadı ve konu üzerinde anlaşılmış bir metin olmadan COP31’e kaldı.

Konferansı takip eden sağlık örgütleri yaptıkları açıklamada gelişmiş ülkeleri uyum finansmanı konusundaki ilerlemeyi engellemekle eleştirdi ve çok temel bir gerçeğin altını çizdi: Uyum finansmanı olmadan sağlık da korunamaz (3). Açıklamada, özellikle iklim krizine en az katkıda bulunduğu halde en ağır sağlık etkileriyle karşılaşan ülkelerin dayanıklı sağlık sistemleri kurabilmesi; erken uyarı sistemlerini, temel sağlık hizmetlerini, temiz su ve sanitasyon altyapısını güçlendirebilmesi için öngörülebilir, yeterli ve hibe temelli kamu finansmanına ihtiyaçları olduğu vurgulandı.

İklim finansmanını yalnızca yatırım miktarları üzerinden tartışmak bu nedenle yetersiz. Finansmanın kime ulaştığı, ülkelerin borç yükünü artırıp artırmadığı ve gerçekten halk sağlığını, temel sağlık hizmetlerini ve yapısal eşitsizliklere maruz kalan toplulukları koruyup korumadığı da değerlendirilmek zorunda. Azaltım ve uyumdaki finansman açığı büyüdükçe kayıp ve zararlar, hastalıklar, can kayıpları ve sağlık alanındaki eşitsizlikler de büyüyecek.

Kayıp-zarar konusu gündem dışı

Kayıp ve zarar konusu Bonn’da resmi gündeme hiç alınmadı. Öte yandan, konunun müzakere edilmesindeki gecikmelerin iklim krizinden en çok etkilenen toplumlar için yaşamsal sonuçları olacak. Sağlık alanında çalışan örgütler, Kayıp ve Zararla Mücadele Fonu’na yapılan taahhütlerin ihtiyacın çok altında kaldığını, üstelik bu taahhütlerin de ancak bir kısmının imzalanmış anlaşmalara veya fiilen aktarılan kaynaklara dönüştüğünü hatırlatıyor. COP31 öncesinde “Kayıp ve Zarar Durum Raporu”nun (State of Loss and Damage Report) takviminin ve kapsamının, hem ekonomik hem ekonomik olmayan kayıpları, özellikle en kırılgan toplulukların ihtiyaçlarını içerecek şekilde, sürdürülmesini talep ediyor. Azaltım ve uyum finansmanındaki ilerleme eksikliği, nihayetinde daha büyük kayıp ve zarara yol açacak ve bunun bedelini insanlar sağlıkları ve hayatlarıyla ödeyecek.

Azaltım müzakerelerinde fosil yakıtlardan çıkış yine yok

Bonn’un en kaygı verici sonuçlarından biri Azaltım Çalışma Programı’nda (Mitigation Work Programme) en az iddialı sonuç metni üzerinde bile uzlaşma sağlanamamasıydı. Taraflar, programın Küresel Durum Değerlendirmesi (Global Stocktake) sonuçlarının uygulanmasına nasıl katkı sunacağı konusunda anlaşamadı ve başlık COP31’e ertelendi.

Fosil yakıtlar ise iklim krizinin temel nedeni olmalarına rağmen Bonn’un resmi müzakere gündeminde ayrı bir başlık olarak ele alınamadı. Kömür, petrol ve fosil gazdan uzaklaşmaya ilişkin tartışmalar Küresel Durum Değerlendirmesi diyaloğunda ve COP30 Başkanlığı’nın resmi süreç dışındaki yol haritası çalışmasında sürdü (1). Fosil yakıtlardan çıkışın resmi karar süreçlerine nasıl taşınacağı ise belirsiz kaldı.

Bu tablo, THHP öncülüğünde 74 sağlık, çevre, iklim ve hak örgütünün COP31 Başkanlığı’na sunduğu çağrının neden önemli olduğunu bir kez daha gösteriyor (4). Fosil yakıtların sağlık üzerindeki etkisi sera gazı emisyonlarıyla sınırlı değil: madencilikten taşımaya, işlemeye ve yakmaya kadar bütün yaşam döngüleri boyunca hava, su ve toprağı kirletiyor; işçi ve toplum sağlığına zarar veriyorlar.

Dolayısıyla, fosil yakıtlardan çıkış, sağlık sistemlerini yalnızca gelecekteki iklim etkilerinden korumaz. Kömür, petrol ve gaz kullanımının azaltılması; partikül madde, azot dioksit ve ozon gibi kirleticilere maruziyeti de azaltarak kısa vadede hastalıkları ve erken ölümleri önler. Bu nedenle fosil yakıtların “sağlığa zararlı ürünler” olarak tanınması, enerji politikalarının sağlık etkilerini görünür kılacak ve fosil yakıtlardan çıkışın ertelenemez bir halk sağlığı önceliği olarak ele alınmasını sağlayacaktır.

Ayrıca, ülkelerin Paris Anlaşması gereği sunmaları gereken ulusal katkı beyanlarında sağlık ve hava kalitesine yer vermesi; iklim hedeflerini mutlak emisyon azaltımı, fosil yakıtlardan çıkış takvimi ve ölçülebilir sağlık kazanımlarıyla ilişkilendirmesi gerekir.

Adil geçiş mekanizmasının içeriği netleşmedi

Bonn’da sınırlı da olsa ilerleme sağlanan alanlardan biri adil geçiş oldu. Adil geçişi küresel düzeyde ele almak üzere COP30’da kurulması kararlaştırılan, resmi adıyla “Belém Eylem Mekanizması” (sivil toplumun adlandırmasıyla “Belém-Antalya Mekanizması” – BAM) üzerinde kısmen çalışıldı. Ancak tarafların teknik bir tartışmaya takılmaları nedeniyle asıl mekanizma uzunca süre tartışılmadan kaldı. Bunun üzerine, eş-oturum başkanları, COP31 öncesinde müzakerelerin sürdürülmesine zemin hazırlayan, BAM’ın işlevleri ve usullerini içeren bir taslak metin hazırladılar. Çoğu taraf ülke bu metni olumlu karşılasa da taslak tüm tarafların üzerinde uzlaştığı resmi bir metne dönüşmedi. Mekanizmanın nasıl işleyeceği, kimlerin karar süreçlerine katılacağı ve hangi kaynaklarla destekleneceği henüz belli değil. Oysa BAM, yeni bir “diyalog alanı” olmamalı. Sivil toplum BAM’dan uygulama açıklarını belirleyen, finansman ve diğer destekleri harekete geçiren, ülkeler ve kurumlar arasındaki işbirliğini güçlendiren gerçek bir uygulama mekanizması olmasını bekliyor (2).

Bonn’da adil geçiş tartışmaları yalnızca müzakere metinleriyle sınırlı kalmadı; sivil toplum etkinliklerinde de “geçiş kimin için?” sorusu güçlü biçimde gündeme taşındı. Feminist örgütler ve taban hareketleri, adil geçişin şirketlerin yeşil büyüme stratejilerine indirgenemeyeceğini; enerji dönüşümünün yeni madencilik baskılarına, kara ve deniz gaspına ya da kritik mineraller adına yeni “feda bölgeleri” yaratılmasına yol açmaması gerektiğini vurguladı. Sağlıklı çevre hakkı, şirketlerin hesap verebilirliği, toplumsal cinsiyet adaleti ve onarıcı finansman bu tartışmaların merkezindeydi. Türkiye’de kömürden etkilenen kırsal toplulukların deneyimi de bu açıdan önemli bir uyarı sunuyor: Geçiş politikaları, geçmişte fosil yakıt bağımlılığının yol açtığı sağlık, ekoloji, su, toprak ve geçim kaybı zararlarını onarmadan; kadınların bakım emeği ve kırsal yaşam üzerindeki yüklerini dikkate almadan adil olamaz. Yeşil dönüşüm, yeni enerji ve maden projeleriyle başka toplulukları feda eden bir kalkınma modeline dönüşmemeli; hak temelli, toplumsal cinsiyet duyarlı ve onarıcı bir çerçeveye dayanmalıdır.

Biz de Temiz Hava Hakkı Platformu olarak adil geçişin yalnızca fosil yakıt sektöründeki işçilere yeni istihdam sağlanmasına indirgenemeyeceğini düşünüyoruz. İşçilerin maruz kaldığı meslek hastalıkları, bu sektöre bağımlı bölgelerde yaşayan toplulukların maruz kaldığı hava kirliliği; su varlıklarının, tarım alanlarının ve geçim kaynaklarının tahribatı da mutlaka adil geçiş kapsamında ele alınmalıdır. Mekanizma; işçilerin yanı sıra kadınları, çocukları, yerel toplulukları, çevre ve insan hakları savunucularını karar süreçlerine dahil etmeli; sağlık zararlarının giderilmesini, ekolojik onarımı ve sosyal korumayı desteklemelidir.

Sağlık bu mekanizmanın hem hedeflerinden hem de başarı ölçütlerinden biri olmalıdır. Adil geçiş için ayrılacak finansmanın nitelikli istihdamın yanı sıra, halk sağlığını iyileştirmek ve ekolojik restorasyonu sağlamak için kullanılması gerekir. Adil geçişin gerçekten adil olup olmadığını, fosil ekonomisinden en fazla zarar görmüş olan toplulukların yaşam ve sağlık koşullarındaki iyileşmeyle ölçmeliyiz.

Bilime ve kamusal katılıma yönelik baskılar kaygı verici

Bonn’da bilimsel sürecin bütünlüğüne yönelik kaygılar da gündeme geldi, ancak bu kaygıların kaynağı tek yönlü değildi. Bir yandan Avrupa Birliği (AB), İsviçre ve çok sayıda gelişmekte olan ülke, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) bilimsel sürecine yönelik saldırılara karşı uyarıda bulundu ve bu saldırıların fosil yakıtlara dair çıkarları olan küçük bir grup ülke tarafından gerçekleştirildiğini iddia etti.

Bununla bağlantılı ama ayrı bir tartışmada, AB ve Küçük Ada Devletleri İttifakı (AOSIS), 2028’de yayınlanacak ikinci Küresel Durum Değerlendirmesi’ne zamanında girdi sağlanabilmesi için, IPCC Yedinci Değerlendirme Raporu’nun (AR7) yayım takviminin öne çekilmesini talep etti. Buna karşılık Hindistan, Suudi Arabistan, Çin, Kenya ve Rusya bu hızlandırılmış takvime karşı çıktı; gelişmekte olan ülkelerden gelen bilim insanlarının raporu değerlendirmek için yeterli süre bulamayacağını, dolayısıyla hızlandırılmış bir takvimin sürecin kapsayıcılığını zedeleyeceğini savundu. Art arda beş IPCC toplantısında çözülemeyen bu anlaşmazlık Bonn’a da yansıdı (1).

Bu itirazların arka planında, Hindistan merkezli bilim insanlarının 2022 yılında ortaya koyduğu somut bir eleştiri yatıyor.(5) Araştırmacılar, IPCC’nin Altıncı Değerlendirme Raporunda (AR6) zengin ülkelerin kişi başı enerji tüketiminin 2050’ye kadar yüksek seyretmesinin öngörüldüğünü, buna karşılık gelişmekte olan ülkelerde kişi başı enerji tüketiminin azalmasının modellendiğini; bu asimetrinin emisyon azaltımı yükünü orantısız biçimde gelişmekte olan ülkelerin üzerine bıraktığını iddia etmişti.

Konu ele alınırken bilim–eşitlik karşıtlığına düşmemek gerekiyor. Bu çerçevede çevre alanında çalışan sivil toplum IPCC’nin güçlendirilmesini; aynı zamanda Küresel Güney’den bilim insanlarının, yerel ve yerli halkların bilgisinin daha fazla temsil edilmesinin sağlanmasını talep ediyor (2).

Öte yandan sağlık alanında çalışan sivil toplum kuruluşları, fosil yakıtlar gibi sağlığa zarar veren kirletici endüstrilerin iklim müzakereleri üzerindeki etkisine dikkat çekerek iklim müzakerelerine katılım kurallarının toplumların karşı karşıya olduğu sağlık riskleriyle orantılı biçimde düzenlenmesi çağrısı yaptı (3). Bu talep, iklim kararlarında çıkar çatışmalarının önlenmesi ve fosil yakıt sektöründen bağımsız, şeffaf ve hesap verebilir bir süreç kurulması bakımından önem taşıyor. Sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra, iklim krizinden en çok etkilenen toplulukların, gençlerin, yaşlıların, kadınların, yerli halkların, Afrika kökenli halkların, LGBTI+’ların, işçilerin ve yapısal eşitsizliklere maruz kalan tüm toplulukların anlamlı katılımı güvence altına alınmadan sağlık merkezli ve adil iklim politikaları geliştirilemez.

Bonn toplantılarını yakından takip eden insan hakları örgütleri ise özellikle çevre hakkı savunucularının farklı ülkelerde yaşadıkları hak ihlallerini gündeme taşıyarak, iklim eyleminin ulusal ve yerel düzeylerde de katılımcı ve demokratik bir çerçevede sürdürülmesinin önemine dikkat çekti.

COP31 Başkanlığı için Bonn’dan çıkan görev

COP31’de resmi müzakereler Avustralya başkanlığında yürütülecek. Türkiye ise resmi müzakereler haricinde devletler, yerel yönetimler, sivil toplum ve iş dünyası tarafından gönüllü olarak hayata geçirilen iklim eylemlerini içeren Eylem Gündeminin (Action Agenda) sorumlusu.

Eylem Gündemindeki gönüllü girişimler, resmi müzakerelerde azaltım, uyum, finansman ve özellikle sağlık konularında ortaya çıkan boşluğu dolduramaz. Yine de Türkiye’nin COP31 Eylem Gündemine “Dinamik ve Dayanıklı Sağlık Sistemleri” temasını eklemesi önemli bir kazanım. Ancak Türkiye’nin Eylem Gündemi kapsamında sağlık temasını bütün gündeme yayması gerekiyor. Temiz enerji ve elektrifikasyon hedefleri, fosil yakıtlardan adil çıkış ve mutlak emisyon azaltımıyla ilişkilendirilmeli. Atık politikaları; yalnızca döngüsellik hedefleriyle değil, atık yakma, metan, plastik üretimi, atık ticareti ve geri dönüşümünün hava kalitesi ile sağlık üzerindeki etkileri dikkate alınarak şekillendirilmeli. Uyum ve sağlık sistemleri hedefleri ise yeterli kamu finansmanı, eşitlik, insan hakları ve kayıp ve zarar mekanizmalarıyla desteklenmeli.

Bonn’un ortaya koyduğu tablo açık: Antalya’da ihtiyaç duyulan fosil yakıtlardan çıkışın, yeterli ve adil finansmanın, bilimsel saygınlığın ve toplumsal katılımın güvence altına alınmasıdır. İklim politikalarının başarısını, kaç yeni girişim duyurulduğuyla değil; hava kirliliğinin, hastalıkların, erken ölümlerin ve sağlık eşitsizliklerinin ne ölçüde azaltıldığıyla değerlendirmeliyiz.

Antalya’da yapılacak COP31’in başarısı, sağlığın yalnızca ayrı bir tema olarak anılmasına değil; fosil yakıtlardan adil ve eşitlikçi çıkıştan finansmana kadar bütün iklim kararlarının merkezine yerleştirilmesine bağlı.

 

 

(1) Carbon Brief (19.06.2026). Bonn climate talks – Key outcomes from the June 2026 UN climate conference. https://www.carbonbrief.org/bonn-climate-talks-key-outcomes-from-the-june-2026-un-climate-conference/

(2) Global Climate and Health Alliance (19.06.2026). Health community calls out developed countries for blocking climate finance. Press release. https://climateandhealthalliance.org/press-releases/bonn-health_community-calls-out-developed-countries-for-blocking-climate-finance/

(3) Temiz Hava Hakkı Platformu (2026). COP31 Başkanlığı’na Küresel Çağrı. https://temizhavahakki.org/cop31-baskanligina-kuresel-cagri/

(4) Climate Action Network International (18.06.2026). SB64 exposes growing gap between implementation rhetoric and delivery. Press release. https://climatenetwork.org/2026/06/18/sb64-adaptation-deadlock-just-transition-progress/

(5) The Print, “Why Indian scientists are critiquing IPCC report — unfair burden on developing countries” (Aralık 2022). https://theprint.in/environment/why-indian-scientists-are-critiquing-ipcc-report-unfair-burden-on-developing-countries/1298871/

E-Bülten

E-posta adresinizle e-bültenimize kayıt olarak yaklaşan etkinliklerimiz, haberler, raporlarımız ve daha birçok konudan anında haberdar olabilirsiniz.